Yapay zekâ ve telif hakları

24.07.2026
12
Yapay zekâ ve telif hakları

Teknolojinin ivmelenen gelişimi, hukuk disiplininin geleneksel kavramsal çerçevelerini ve koruma rejimlerini ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu sınavın en yoğun hissedildiği alanlardan biri şüphesiz telif hukuku, Türk hukuku terminolojisiyle fikri haklar alanıdır. Sanayi devriminden bu yana insan zekâsının, yaratıcılığının ve emeğinin ürünü olan fikri çabaları koruma altına alan telif hukuku normları, günümüzde insan müdahalesi olmaksızın veya asgari insan girdisiyle özgün içerikler üretebilen yapay zekâ sistemlerinin ortaya çıkışıyla sarsılmaktadır. Yapay zekânın metin, görsel, beste, yazılım veya video gibi çıktılar üretebilme kabiliyeti, hukuki açıdan iki temel soru ekseninde şekillenen çetin bir tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bunlardan birincisi, yapay zekâ tarafından meydana getirilen çıktıların telif hukuku kapsamında bir eser olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği ve bu çıktılar üzerinde bir mülkiyet ya da telif hakkı tesis edilip edilemeyeceğidir. İkincisi ise, bu sistemlerin eğitilmesi aşamasında telif hakkı ile korunan mevcut eserlerin veri olarak kullanılması ve bu kullanımın telif ihlali oluşturup oluşturmadığı hususudur. Türk hukuku bakımından konunun ele alınması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun temel felsefesinin, yürürlükteki mevzuat hükümlerinin, doktrinel görüşlerin ve uluslararası hukuk ilkelerinin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Türk telif hukuku rejiminin merkezinde 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu yer almaktadır. Kanun’un 1/B maddesinin (a) bendinde eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat ürünü olarak tanımlanmıştır. Bu tanım incelendiğinde, bir ürünün telif korumasından yararlanabilmesi için üç temel unsurun varlığı aranmaktadır: Bir fikri fikrin dış dünyada şekil alması, Kanun’da sayılan eser türlerinden birine girmesi ve en önemlisi “sahibinin hususiyetini taşıması” unsurudur. Hususiyet kavramı, doktrinde ve Yargıtay’ın kararlılık kazanan içtihatlarında, eserin yaratıcısının kişiliğini, duygu, düşünce ve yaratıcı zekâsını dış dünyaya yansıtması, ona şahsi damgasını vurması olarak ifade edilmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili hukuk daireleri verdikleri emsal kararlarda, bir ürünün eser niteliği kazanabilmesi için sıradan, kalıplaşmış, teknik zorunluluklardan ibaret olmayan ve yaratıcısının serbest takdir alanını yansıtan bir fikri çabanın varlığını şart koşmaktadır.
Bu noktada insani öge, Türk telif hukukunun kurucu unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanun’un 8. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Bir eserin sahibi onu meydana getirendir” hükmü, eser sahipliğinin doğrudan doğruya fiili yaratma eylemine bağlandığını ve bu eylemin ancak gerçek bir insan tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun hak ehliyetine ve fiil ehliyetine ilişkin genel hükümleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yapay zekâ algoritmalarının, yazılımların veya otonom sistemlerin hukuki anlamda bir kişiliği bulunmamaktadır. Dolayısıyla, tüzel kişilerin dahi aslen eser sahibi olamadığı, ancak devir veya yetkilendirme yoluyla mali hakları kullanabildiği Türk hukuk düzeninde, hukuki kişiliği haiz olmayan bir yapay zekâ sisteminin aslen eser sahibi kabul edilmesi yürürlükteki mevzuat uyarınca imkânsızdır. Yapay zekâ, ne kadar gelişmiş olursa olsun, kendi özgür iradesi, estetik kaygısı, duygusal dünyası veya bilinçli tasarrufu bulunmayan, algoritmik ve istatistiki ihtimaller üzerinden işlem yapan bir sistemdir. Bu sebeple, insan müdahalesi olmaksızın otonom bir şekilde üretilen içeriklerin “sahibinin hususiyetini taşıması” şartını sağlamadığı açık olup, bu tür ürünlerin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu anlamında eser olarak nitelendirilmesi hukuken mümkün değildir.
Yapay zekâ ve telif hukuku ilişkisini değerlendirirken, yapay zekânın süreçteki rolüne göre ikili bir ayrıma gitmek hukuki isabet açısından elzemdir. İlk kategoride, yapay zekânın insan tarafından bir “araç” veya “yardımcı enstrüman” olarak kullanıldığı haller yer alır. Bir fotoğrafçının gelişmiş bir kamera donanımını, bir grafik tasarımcının fırça veya bilgisayar yazılımını kullanmasına benzer şekilde, bir insanın yaratıcı sürecini yönlendirmek, şekillendirmek ve nihai ürüne kendi hususiyetini aktarmak üzere yapay zekâyı bir araç olarak kullanması durumunda telif koruması doğabilir. Burada belirleyici olan kriter, yapay zekâya verilen komutların (prompt) niteliği, yaratıcı sürecin kontrolünün insanda kalıp kalmadığı ve nihai çıktıda insani hususiyetin bulunup bulunmadığıdır. Eğer insan kullanıcı, yapay zekânın ürettiği ham veri veya görsel üzerinde belirleyici, özgün ve kişisel dokunuşlar yapıyor, seçimleri, düzenlemeleri ve yönlendirmeleriyle eserin nihai haline kendi estetik damgasını vuruyorsa, söz konusu ürün üzerindeki eser sahipliği yapay zekâya değil, o süreci yöneten gerçek kişiye ait olacaktır.
İkinci kategoride ise yapay zekânın “otonom” veya “yarı otonom” olarak içerik ürettiği durumlar bulunmaktadır. Kullanıcının son derece genel, sıradan ve yaratıcı nitelik taşımayan birkaç kelimelik komut vererek yapay zekâya karmaşık bir metin veya görsel ürettirdiği senaryolarda, yaratıcı sürecin kontrolü insandan çıkıp algoritmanın istatistiki seçimlerine devredilmiş olmaktadır. Doktrinde ağırlıklı olarak kabul edildiği üzere, yalnızca sipariş veren veya genel bir talepte bulunan kişinin fikri çabası, o ürünün telif korumasından yararlanması için yeterli değildir. Nitekim Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu sistematiğinde bir ressama tablo siparişi veren veya bir yazara roman yazdıran kişi eser sahibi olmadığı gibi, yapay zekâ sistemine genel bir komut girerek çıktı alan kişi de o çıktının otomatik olarak eser sahibi haline gelemez. Dolayısıyla, tamamen otonom veya insani hususiyetin tespiti imkânsız olan yapay zekâ çıktıları, mevcut Türk hukuku mevzuatı karşısında telif korumasından yoksun olup doğrudan kamuya mal olmuş eser (public domain) statüsündedir.
Kanuni dayanaklar bakımından meseleye yaklaşıldığında, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun emredici hükümleri ve bu hükümlerin yorumu büyük önem taşımaktadır. Kanun’un 1/B maddesindeki hususiyet tanımı, 8. maddesindeki eser sahipliği esası ve 13. maddesinde yer alan mali ve manevi hakların tanımı bir bütün olarak incelendiğinde, kanun koyucunun insan merkezli (antroposantrik) bir koruma modelini benimsediği görülmektedir. Karşılaştırmalı hukukta da benzer eğilimler hakimdir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakkı Ofisi (US Copyright Office) ile federal mahkemelerin Stephen Thaler ve Allen v. Hiscock vakalarında verdiği kararlarda, yalnızca insan tarafından oluşturulan eserlerin tescil edilebileceği açıkça vurgulanmıştır. Avrupa Birliği Adalet Divanı da Infopaq (C-5/08) ve Painer (C-145/10) kararlarında, telif koruması için eserin yaratıcısının serbest ve yaratıcı tercihlerini yansıtması, yani “kendi fikri yaratımı” olması gerektiğini içtihat etmiştir. Türk Hukuku doktrini de bu uluslararası paralelliği korumakta; 5846 sayılı Kanun’un mevcut yapısıyla insan harici bir varlığın ya da sistemin eser sahibi sayılmasına imkân tanımadığını oybirliğiyle kabul etmektedir.
Konunun ikinci ve belki de ticari açıdan en yakıcı boyutunu, yapay zekâ modellerinin eğitilmesi sürecinde kullanılan veriler ve bu sürecin yol açtığı telif ihlalleri oluşturmaktadır. Üretken yapay zekâ modelleri (Large Language Models ve görsel jeneratörleri), devasa miktardaki verileri, metinleri, görselleri ve müzik eserlerini işleyerek öğrenme gerçekleştirmektedir. Bu veri toplama ve işleme süreci, internet üzerindeki milyonlarca telifli eserin rıza alınmaksızın taranması, kopyalanması ve veri tabanlarına kaydedilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 22. maddesinde düzenlenen “çoğaltma hakkı”, 21. maddesinde düzenlenen “işleme hakkı” ve 25. maddesinde düzenlenen “umuma iletim hakkı” yönünden açık bir ihlal iddiasını gündeme getirmektedir.
Veri madenciliği veya metin ve veri madenciliği (Text and Data Mining – TDM) olarak adlandırılan bu faaliyetin hukuka uygun olup olmadığı, Türk hukuku açısından sınırlandırma hükümleri kapsamında değerlendirilmelidir. 5846 sayılı Kanun’un 30. ilâ 47. maddeleri arasında hak sahibinin mali haklarına getirilen kısıtlamalar ve istisnalar tahdidi olarak sayılmıştır. Kanun’un 38. maddesinde düzenlenen “şahsi kullanım” istisnası veya eğitim ve öğretim istisnaları, yapay zekâ şirketlerinin ticari amaçlarla yürüttüğü kitlesel veri tarama ve çoğaltma faaliyetlerini meşrulaştırmaya yetmemektedir. Şahsi kullanım istisnası, yalnızca gerçek kişilerin ticari gaye gütmeksizin kendi özel kullanımı için kopyalama yapmasına izin vermektedir. Milyarlarca dolarlık sermayeye sahip teknoloji şirketlerinin, ticari yapay zekâ ürünleri geliştirmek amacıyla telifli eserleri izinsiz olarak sistemlerine yüklemeleri ve işlemeleri, kanundaki şahsi kullanım sınırlarını aşmaktadır.
Ayrıca uluslararası hukukun temel ilkelerinden olan ve Türkiye’nin de taraf olduğu Bern Sözleşmesi’nin 9(2). maddesinde ile TRIPS Antlaşması’nın 13. maddesinde düzenlenen “üç aşamalı test” (three-step test) ilkesi bu noktada önem arz eder. Buna göre, telif hakkı kısıtlamaları ancak; belirli özel durumlarda uygulanabilir olmalı, eserin normal kullanımına aykırılık oluşturmamalı ve hak sahibinin meşru menfaatlerine haklı bir sebep olmaksızın zarar vermemelidir. Telifli eserlerin izin alınmaksızın ve telif ücreti ödenmeksizin yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılması, eserin orijinal pazarını ikame edici sonuçlar doğurduğundan ve hak sahiplerinin ekonomik menfaatlerini zedelediğinden, üç aşamalı testi geçememektedir. Avrupa Birliği, 2019/790 sayılı Dijital Tek Pazarda Telif Hakları Direktifi’nin 3 ve 4. maddeleri ile metin ve veri madenciliğine ilişkin birtakım istisnalar getirmiş ve hak sahiplerine verilerinin kullanılmasını engelleme (opt-out) hakkı tanımıştır. Ancak Türk mevzuatında henüz metin ve veri madenciliğine ilişkin özel ve açık bir kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, mevcut 5846 sayılı Kanun hükümleri ışığında, hak sahiplerinden izin alınmadan ve lisans bedeli ödenmeden gerçekleştirilen veri eğitim süreçlerinin çoğaltma ve işleme haklarının ihlali niteliğinde olduğu sonucuna varılmaktadır.
Yapay zekâ çıktılarının ürettiği fikri mülkiyet ihlallerinde hukuki sorumluluğun kimde olacağı hususu da Türk Borçlar Kanunu ve Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun sorumluluk rejimleri çerçevesinde çözümlenmelidir. Yapay zekâ tarafından üretilen bir görselin veya metnin, üçüncü bir kişinin telif hakkıyla korunan eseriyle iltibas oluşturacak derecede benzer olması halinde, telif ihlaline dayalı hukuki yollara başvurulabilecektir. Kanun’un 66 ve devamı maddelerinde düzenlenen tecavüzün men’i, tecavüzün ref’i ve tazminat davaları (TBK m. 49 uyarınca haksız fiil sorumluluğu) gündeme gelecektir. Söz konusu ihlalde, yapay zekâyı geliştiren yazılım şirketinin mi, komutu veren kullanıcının mı yoksa her ikisinin müteselsilen mi sorumlu olacağı hususu somut olayın özelliklerine göre belirlenmelidir. Eğer sistem, yapısı gereği üçüncü kişilerin telif haklarını ihlal etmeye meylli bir veri tabanıyla eğitilmişse ve kullanıcıya ihlali kaçınılmaz kılan çıktılar sunuyorsa geliştirici firmanın kusuru ve sorumluluğu ön plana çıkacaktır. Buna karşılık, kullanıcının telifli bir eseri doğrudan kopyalamak amacıyla yapay zekâya özel yönlendirici komutlar vermesi halinde, kullanıcının kasten hareket ettiği kabul edilecek ve hukuki sorumluluk kullanıcı üzerinde yoğunlaşacaktır.
Geleceğe yönelik hukuki perspektif değerlendirildiğinde, mevcut yasal düzenlemelerin yapay zekâ teknolojisinin getirdiği karmaşık dinamikleri karşılamada yetersiz kaldığı aşikârdır. Hukuk düzeninin bir yandan insan yaratıcılığını ve telif sahiplerinin ekonomik haklarını koruması, diğer yandan ise teknolojik yeniliklerin ve yapay zekâ sektörünün gelişiminin önüne aşırı katı kurallarla engel koymaması gerekmektedir. Bu dengeyi sağlamak adına, Türk telif hukuku mevzuatında acil ve köklü reformlara ihtiyaç duyulmaktadır. Söz konusu reformlar kapsamında, metin ve veri madenciliği faaliyetlerinin hukuki statüsü netleştirilmeli, ticari ve ticari olmayan araştırma faaliyetleri arasında ayrım gözetilerek açık lisanslama mekanizmaları veya telif birlikleri aracılığıyla toplu lisanslama modelleri geliştirilmelidir. Ayrıca, insani hususiyet taşımayan ancak önemli bir yatırım ve çaba gerektiren otonom yapay zekâ ürünleri için İngiliz hukukundaki “bilgisayarla üretilen eserler” (computer-generated works) modeline benzer şekilde ya da süresi daha kısa olan “bağlantılı haklar” veya “sui generis” (kendine özgü) bir koruma rejiminin kanunlaştırılması tartışılmalıdır. Böylelikle hem yatırımcıların meşru menfaatleri korunacak hem de insani yaratıcılığın ürünü olan geleneksel eserlerin yüksek koruma seviyesi muhafaza edilmiş olacaktır.
Tüm bu hukuki değerlendirmeler ışığında, Türk Hukuku bakımından yapay zekâ ve telif hakları ilişkisi mevcut mevzuat çerçevesinde netleşmektedir. Yürürlükte bulunan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun amir hükümleri ve yerleşik yargı içtihatları doğrultusunda, bir ürünün telif korumasından yararlanabilmesi kesin olarak insan unsuruna ve insani hususiyetin ürüne yansıtılmasına bağlıdır. Yapay zekâ sistemleri ne denli gelişmiş ve karmaşık algoritmik yapılara sahip olursa olsun, insan iradesinden ve estetik yaratıcılığından bağımsız olarak ürettikleri otonom çıktılar bakımından eser sahibi sayılamazlar ve bu çıktılar telif korumasına konu olamazlar. Bununla birlikte, yapay zekâ modellerinin eğitilmesi aşamasında telifli eserlerin izinsiz kullanımı, yürürlükteki Kanun uyarınca çoğaltma ve işleme haklarının açık bir ihlali niteliğindedir. Teknolojik gerçekler ile hukuki normlar arasındaki bu mesafenin kapatılması, hem hak sahiplerinin adil bir şekilde tazmin edilmesini sağlayacak lisanslama rejimlerinin kurulmasını hem de yapay zekâ teknolojilerinin hukuki öngörülebilirlik sınırları içerisinde gelişmesine imkân tanıyacak bütüncül yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

YAZAR BİLGİSİ