İdare Hukukunda “Makul Süre” İhlali Artık Yeni Bir Tazminat Alanı mı Oluşturuyor?

Modern hukuk sistemlerinde idarenin işlevini yerine getirme süreciyle bireyin haklarının korunması arasındaki denge, adaletin sağlanmasında temel bir rol oynamaktadır. Özellikle idarenin gerçekleştirdiği işlemlerden kaynaklanan mağduriyetlerin önlenmesi ve ortaya çıkan zararların giderilmesi amacıyla kurulan idari yargı, bireyin devlete karşı korunmasının en etkili yoludur. Bu noktada idari yargılamanın makul sürede sonuçlanması, adil yargılanma hakkının vazgeçilmez bir unsuru olarak öne çıkmakta; süreç içerisindeki gecikmeler, bireysel hak ve menfaatlerin korunmasını zayıflatmakta, kamu hizmetine olan güveni sarsmaktadır.
2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de adil yargılanma hakkı kapsamında “makul sürede yargılanma hakkı” önemli yargısal gelişmelere konu olmuştur. Anayasa’nın 36.maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 6’da açıkça güvence altına alınan bu hak, yalnızca adli yargı bakımından değil; idari yargı süreçlerinde de temel bir ilke hâline gelmiştir. Bu çerçevede, idari yargı süreçlerinde makul sürenin aşılması veya yargılamanın uzaması sonucu uğranılan zararların tazmini hususu, son yıllarda tartışma konusu olmuş; Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararları ışığında yeni bir tazminat alanı olarak gündeme gelmiştir.
Bu makalede, idare hukukunda makul sürenin ihlali nedeniyle tazminat talebinin ortaya çıkışı, bu çerçevede uygulamada yaşanan gelişmeler ve mevcut hukuki altyapı detaylı şekilde incelenecek; son olarak, bu kapsamdaki taleplerin Türk idare hukuku ve yargı sistemi bakımından mevcut statüsü ve olası gelişmelere değinilecektir.
İdari yargı süreçlerinde makul sürede yargılanma hakkının korunması, idarenin sorumluluğu ve devletin hukuki güvenilirliği açısından büyük önem taşımaktadır. Makul sürenin aşılması halinde kişilerin idari yargıdan sağlamak istedikleri korumanın gecikmesi, telafisi güç zararlara yol açılabilmektedir. Nitekim gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), gerekse Anayasa Mahkemesi; mahkeme sürecinin makul bir süre içinde tamamlanmasını adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olarak görmekte; sürecin uzaması halinde ise devletin tazmin sorumluluğunu gündeme getirmektedir.
Bu bağlamda, idare hukukunda makul sürenin ihlali nedeniyle tazminat talebinin kabul edilmesi yeni bir yaklaşım gibi görünse de, söz konusu hakkın anayasal ve uluslararası güvenceleri dikkate alındığında oldukça yerinde bir gelişmedir. Ancak bu yeni tazminat alanının ana hatlarının ve sınırlarının net şekilde ortaya konması, tereddütlerin bertarafı ve uygulamada yeknesaklığın sağlanması açısından son derece önemlidir.
Türkiye’de adil yargılanma hakkı ve makul sürede yargılama ilkesinin iç hukuka dâhil olması sürecinde, AİHS’nin ve AİHM kararlarının etkisi tartışmasızdır. Özellikle AİHM; iş yükü, mahkemenin işleyişi, tarafların tutumu gibi kriterler ışığında her olayın kendine özgü niteliklerine göre “makul süre”nin aşılması hususunu değerlendirmiştir. AİHS’ne taraf olmanın gereği olarak Türkiye, yargı süreçlerinde sürenin makul ölçüde olması konusunda mevzuatını ve yargılama pratiklerini gözden geçirmiş; 2010 yılı anayasa değişikliğiyle birlikte Anayasa’ya eklenen “bireysel başvuru” yolu ile de bu hakkın iç hukukta daha etkin şekilde korunması amaçlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi, 2012 yılından itibaren bireysel başvuru usulünde makul sürede yargılanma hakkı ihlallerini incelemekte; ihlal olması halinde başvurucuya manevi tazminat ödenmesi yönünde kararlar vermektedir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru yolunu “ikincil” bir yol olarak görmekte oluşu; dolayısıyla, öncelikle etkili bir iç hukuk yolu bulunup bulunmadığını gözetmesidir. Bu çerçevede, adli ve idari yargı mercilerinin kendi yargı süreçlerinde makul sürenin aşılması nedeniyle tazminat taleplerini değerlendirmeye başlamaları gerekliliği doğmuştur.
İdare hukukunda ise idari yargının gecikmesi dolayısıyla tazminat talebinin karşılanması hususu, klasik idari sorumluluk kurallarının ötesinde, doğrudan adil yargılanma hakkının ihlaliyle bağlantılı yeni bir tazminat alanı hâlini almaktadır. Diğer bir ifadeyle, kamu hizmetinin veya idari faaliyetin geç ve/veya usulüne uygun yerine getirilememesi durumunda gündeme gelen hizmet kusuru dışında, adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak makul sürede yargılanma hakkının ihlali dolayısıyla devletin tazmin yükümlülüğünün doğduğu kabul edilmektedir.
Danıştay ve ilk derece idare mahkemelerinin, makul sürede sonuçlanmayan yargılamalar sonucu açılan tazminat davalarına ilişkin uygulaması son yıllarda ivme kazanmış; bu konuda verilen kararlar yol gösterici olmaya başlamıştır. Nitekim Danıştay 13. Dairesi’nin yakın tarihli kararında, idari yargılamanın makul sürede tamamlanmaması sonucu başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, bu nedenle tazminat ödenmesi gerektiği yönünde tespitler yapılmıştır.
Bununla birlikte, idare mahkemeleri arasında uygulama birliği tam olarak sağlanmış değildir. Zira bazı mahkemeler, makul sürede yargılama hakkının ihlaline çözüm yolunun bireysel başvuru yolu ile Anayasa Mahkemesi’ne müracaat olduğu, idare mahkemelerinin bu konuda yetkili olmadığı gerekçesiyle tazminat taleplerini reddetme eğilimindedir. Diğer yandan, bazı mahkemeler tazminata hükmederek bu alanda yeni bir tazminat pratiğinin yerleşmesine katkı sağlamaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus ise idarenin sorumluluğunun kapsamıdır. Geciken yargılama nedeniyle devletin tazminatla sorumluluğu, hizmet kusuruna mı yoksa dolaylı bir sorumluluk türüne mi dayanacaktır? Mevcut Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları daha çok devletin kusursuz sorumluluğu ilkesini esas almakta, kamu hizmetinin işleyişinden bağımsız olarak, temel hak ve özgürlüklerin etkin şekilde kullanılmasını sağlayamayan devletin tazminat yükümlülüğünü doğrudan kabul etmektedir.
Türk hukukunda idarenin makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle tazminat sorumluluğu çeşitli mevzuat hükümleriyle temellendirilebilir. Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen “herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu” ve “adil yargılanma hakkı”nın özel olarak vurgulandığı dikkate alındığında, makul sürede yargılanma hakkı anayasal bir temel bulmaktadır.
Buna ek olarak Anayasa’nın 40. maddesinde, “Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki olarak bir işlemi nedeniyle uğradığı zararlar, devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili kişiye rücu hakkı saklıdır.” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm, devletin bireyin uğradığı zararları tazmin yükümlülüğünü genel ve anayasal bir ilke olarak öngörmektedir.
İdari yargılama sürecinde yükselen tazminat taleplerinin dayandırıldığı bir diğer önemli mevzuat düzenlemesi ise 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’dur. İYUK’un 2. maddesi idari işlemlerden doğan tam yargı davalarını kapsamakta; idarenin işlem, eylem veya ihmali sonucunda zarara uğrayanların zararlarının tazmini talep edebileceğini düzenlemiştir. Bu çerçevede, idari yargılamanın uzamasının “idari hizmetin gereği gibi ve zamanında yerine getirilmemesi” olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tartışma konusu olmakla birlikte; günümüzdeki yargısal yaklaşım, idari yargılamanın makul sürede tamamlanmamasını da “idari işlemin/hizmetin geç ve/veya kusurlu yapılması” kapsamında değerlendirme eğilimindedir.
İlgili mevzuat kapsamında Türk Borçlar Kanunu m. 49 ve devamı maddeleri de hukuka aykırı fiil nedeniyle tazminat sorumluluğunu düzenlemektedir. Yukarıda anılan hizmet kusuruna ilişkin devletin objektif sorumluluğu ile birlikte, kişinin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmini de bu hükümlerden hareketle gündeme getirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından bakıldığında, Sözleşme’nin 6/1 maddesi, her kişinin davasının makul süre içinde, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesini güvence altına almaktadır. AİHM, makul sürenin aşılması nedeniyle açılan davalarda genellikle manevi tazminata hükmetmekte; Sözleşmeye taraf ülkelerden iç hukuklarında da benzeri etkili başvuru yolları sağlamalarını talep etmektedir.
Bir diğer kanuni dayanak ise 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Yapılan Bazı Başvuruların Giderilmesine Dair Kanun’dur. Bu Kanun’la, geçmişte AİHM nezdinde makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddia edilen başvurular için öngörülen bir başvuru kurulu kurulmuş; bu yolla makul süre ihlali nedeniyle başvuruculara tazminat ödenmesi mekanizması oluşturulmuştur. Ancak bu mekanizma yalnızca geçmişe dönük, başvuru kurulu kapsamında belirlenen dava ve başvurularla sınırlı olup, genel mahkemeler açısından makul süre ihlali nedeniyle tazminat taleplerinin önü açık bırakılmıştır.
Türkiye’de gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Danıştay tarafından verilen kararlar, makul sürede yargılanma hakkının etkin korunmasına ilişkin önemli yaklaşımlar ortaya koymuştur.
Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru kapsamında birçok kararında, idari yargı süreçlerinin makul sürede tamamlanmadığını tespit ettiği durumlarda başvurucu lehine manevi tazminata hükmetmiştir. Mahkeme kararlarında, davanın karmaşıklığı, mahkemelerde bekleme süreleri, dosyanın taşınması, tarafların tutumları gibi unsurlar dikkate alınmakta; sürecin uzamasının başvurucuda yarattığı sıkıntı ve huzursuzluğun manevi olarak giderilmesi esası benimsenmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme her ihlal tespitinde maddi tazminat ödenmesini zorunlu görmemekte; manevi zararın tazmin edilmesini yeterli bulmaktadır.
Danıştay ise, idare mahkemesinin makul olmayan bir sürede sonuçlanması sonucunda zarara uğrayan kişinin tazminat hakkının bulunduğu yönünde içtihat geliştirmektedir. Danıştay 13. Dairesi’nin kararlarında, idari yargılama sürecinin makul sürede tamamlanmamasının bir hizmet kusuru olduğu, bu durumda zarara uğrayanların idare aleyhine tam yargı davası açabileceği değerlendirilmiştir. Kararlarda etkin iç hukuk yolu olarak mahkemelerde tazminat davası açılmasının mümkün olduğu vurgulanmakla birlikte, bazı kararlarda idari mahkemelerin bu konuda yetkili olmadığı da ifade edilmekte, içtihat birlikteliği tam anlamıyla sağlanamamaktadır.
Tüm bu gelişmeler ışığında, Türk hukukunda makul sürede yargılamanın sağlanmasının adil yargılanma hakkının gereği olduğu; bu hakkın ihlali durumunda, doğrudan idare aleyhine tazminat davası açılarak zararların giderilebileceği yönündeki eğilim giderek güçlenmektedir.
İdare hukukunda “makul sürede yargılanma hakkı” kavramı, hem ulusal hem de uluslararası düzenlemeler ışığında giderek daha fazla önem kazanmış; idari yargı sürecinin uzamasından doğan zararların tazmini yeni bir tazminat alanı olarak yerleşme eğilimine girmiştir. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurular yoluyla verdiği kararlar ile Danıştay’ın içtihatları, idarenin bu tür ihlaller karşısında tazmin sorumluluğu bulunduğu yönünde uygulamayı yönlendirmiştir. Ne var ki alt derece mahkemelerinde içtihat birliği tam anlamıyla sağlanmış değildir; bu durum, uygulamada farklılaşmalara ve belirsizliklere yol açmaktadır.
Mevzuat ve yargı kararları göz önünde bulundurulduğunda, idarenin makul sürine uyma yükümlülüğünün, yalnızca kamu hizmetinin ifası bağlamında değil; adil yargılanma hakkının etkin korunması bağlamında da ele alınması gerekmektedir. Bu noktada, hizmet kusuru veya devletin kusursuz sorumluluğu prensipleri ışığında, bireylerin idari yargıda makul sürenin aşılması sebebiyle uğradıkları zararların giderilmesi, hukuk devleti ilkesinin de bir gereğidir.
Bu yeni tazminat alanının tam anlamıyla yerleşmesi ve uygulamada yeknesaklığın sağlanabilmesi için, gerek yasal düzenlemelerde, gerekse yargı içtihatlarında daha açık ve net kriterler geliştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Özellikle idari yargı mercilerinde makul süre ihlali nedeniyle açılan tazminat davalarının kabulünde bir içtihat birliği oluşturulması, hukuki öngörülebilirlik ve bireylerin devlete karşı güvenleri açısından da önemli bir adım olacaktır.
Sonuç olarak; idare hukukunda makul süre ihlali, artık klasik tazminat alanlarının dışında, temel hak ve özgürlüklerle doğrudan bağlantılı, yeni ve gelişmekte olan bir tazminat alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanın gelişimi, hem bireysel hakların korunması, hem de idarenin hukuki güvenilirliği ve topluma hesap verebilirliği bakımından hukuk devleti ilkesinin güçlenmesine önemli katkı sağlayacaktır.

