İdarenin Geç İşlem Yapması Başlı Başına Bir Tazminat Sebebi Sayılabilir mi?

İdarenin kamu yararını gözeterek ve kamu hizmetine ilişkin görevlerini gereği gibi yerine getirmesi, hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez bir unsurudur. Anayasamızın 2. maddesi ile teminat altına alınmış bulunan hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, idarenin hem tesis edeceği işlemlerde, hem de gerçekleştireceği eylemlerde hukuka uygun davranması zorunluluğu bulunmaktadır. İdarenin hukuka uygun davranmasının kapsamı yalnızca işlemlerinin veya eylemlerinin mevzuata, nesnellik ve ölçülülük ilkelerine uygun olmasıyla sınırlı olmayıp; hızlı, etkin ve vatandaşların haklarını koruyacak şekilde hareket etmesini de kapsamaktadır. Nitekim, hakkın ve yükümlülüğün süresinde doğması, adil yargılanma hakkı ve kamu hizmetlerinin gecikmeksizin yerine getirilmesi ilkeleri, idarenin işlemlerini zamanında tesis etmesini gerekli kılmaktadır.
İdarenin görev ve yetkisi kapsamındaki bir konuda, başvuruyu veya olayın gereklerini gereksiz veya orantısız bir biçimde geciktirip işlem tesis etmemesi halinde, kişilerin maruz kalacağı hak kayıpları ve zarara uğrama olasılığı gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, idarenin geç işlem yapmasının veya hiç işlem yapmamasının – yani eylemsizliğinin – başlı başına tazminat sebebi olup olamayacağı hususu, günümüzde hem uygulamada hem de doktrinde tartışılmaktadır. Özellikle kamu hizmetlerinin aksaması, kişisel hakların veya müktesep menfaatlerin zedelenmesi gibi sonuçlara yol açabilecek bu durumun, tazmin hukuku bakımından değerlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.
İdari işlemin zamanında yapılmamasının ve idarenin gerekli özeni göstermeksizin gecikmesi halinde ortaya çıkan zararların tazmini konusu, idarenin kusursuz sorumluluk (objektif sorumluluk) ve kusur sorumluluğu temelinde değerlendirilmiştir. Türk idare hukukunda, idarenin hizmet kusuru nedeniyle sorumluluğunun doğabilmesi için üç temel şartın gerçekleşmesi gerekmektedir: Ortada hukuk düzeninin aradığı anlamda bir zarar olmalı, bu zarar ile idari eylem veya işlem arasında illiyet bağı olmalı ve kusur yahut kusursuz sorumluluk sebebinin mevcut olması gerekmektedir. Bu bağlamda, idarenin geç işlem yapmasının tazminat sorumluluğu doğurup doğurmayacağı, zarar kavramının ve illiyet bağının ne şekilde oluştuğuna bağlı olarak analiz edilmelidir.
Birinci olarak, idarenin işlem yapma yükümlülüğünün gecikmesinin, kişiye yönelik hak ve menfaatlerin ihlaline veya maddi-manevi bir zarara yol açıp açmadığı değerlendirilmelidir. Zira, idarenin işlem tesis etmekte gecikmesi, her somut olayda fiili bir zarara yol açmayabilir. Ancak bireyin bir hakkının geç doğması, örneğin emeklilik hakkının, ruhsat alma hakkının veya sosyal yardım hakkının gecikmesi, kendisi adına kazanç kaybı, itibar zedelenmesi veya başka bir menfi sonuç doğuruyorsa, burada zarar unsuru tesis edilmiş olur.
İkinci olarak, Türk idare hukukunda, idarenin geç işlem tesis etmesi halinde doğan zararların tazmini hususunda, Danıştay ve diğer yüksek yargı kararları önem arz etmektedir. Yerleşmiş yüksek yargı içtihatlarında, idarenin “makul süre” kavramı ve “idari eylemsizlik” konuları detaylıca ele alınmış ve idarenin gecikmesinin bazı hallerde hizmet kusuru oluşturduğu, zarar ile arada illiyet bağı bulunması halinde, kişinin uğradığı mağduriyetten dolayı idarenin tazminatla sorumlu tutulabileceği ifade edilmiştir. Ancak, burada dikkat çekici olan husus şudur: Yargısal kararlarda, çoğunlukla idarenin geç davranması tek başına değil; bu gecikmeye bağlı olarak kişide bir hakkın gecikmeli doğmasına, maddi veya manevi bir zararın oluşmasına bakılmış, salt gecikme değil; gecikmenin yol açtığı fiili zarar esas alınmıştır.
Ayrıca, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, “makul sürede işlem yapma” ve “etkin başvuru yolu” ilkeleri önemle vurgulanmış, idarenin gecikmesiyle bireyin haklarının çiğnendiği hallerde tazminat hakkı tanınmıştır. Nitekim, belirli bir süre içinde yapılması gereken işlemin, makul olmayan bir gecikmeyle yerine getirilmemesi halinde kamu hizmetinin “gecikmesine” yol açacak ve bu gecikmeden zarar doğduğunda, hem Anayasa’nın 125’inci maddesi hem de uluslararası sözleşmeler uyarınca idareye karşı tazminat davası açılabilecektir.
Buradan hareketle, idarenin geç işlem yapmasının tazminat sorumluluğu doğurup doğurmayacağını belirlerken, genel kabul gören görüşe ve yerleşik içtihatlara göre “sırf idarenin gecikmesi” salt olarak tazminat sebebi kabul edilmemekte; gecikme sonucu doğan zararın varlığı aranmakta ve kişinin hakkı geciktiği için oluşan maddi veya manevi zarar ispatlanmak zorunda bırakılmaktadır.
Öte yandan, doktrinde bazı görüşler, idarenin işlem tesis etmekte gecikmesinin, bireysel haklar üzerinde yarattığı hukuka aykırılığın başlı başına bir “hak ihlali” teşkil ettiğini, bundan doğrudan doğruya bir tazminat borcunun doğmasını savunmaktadırlar. Ancak bu görüş, yüksek yargı kararlarında yaygınlık kazanmamıştır.
İdarenin geç işlem yapmasının hukuki sonuçları bakımından başlıca dayanaklar Anayasa, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ve yargı içtihatlarıdır.
Anayasanın 125’inci maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükme bağlanmış, idarenin işlem ve eylemlerinden doğan zararın tazmin yükümlülüğü de aynı maddede açıkça düzenlenmiştir. Şöyle ki: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
Bununla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan “adil yargılanma hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “etkili başvuru hakkı”, idarenin gecikmesinin bireysel haklar bakımından yol açacağı olası zararların tazminini uluslararası hukuk normları ile de teminat altına alınmaktadır.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 10’uncu maddesinde, ilgilerin idareye yaptıkları başvurulardan itibaren 60 gün içerisinde cevap verilmemesi halinde, gecikmiş sayılan işlemler hakkında zımni ret kararı sonucu yargı yoluna başvurulabileceği öngörülmüştür. Burada, idarenin süresinde yanıt vermemesi veya işlem tesis etmemesi izlenmiş ve idareye belli bir süre tanınmıştır. 2577 sayılı Kanunun 11. maddesinde de, hakları ihlal edilen kişilerin idari işlemin kaldırılmasını, değiştirilmesini veya yeni bir işlem yapılmasını idareden isteyebileceği düzenlenmiş ve işlem süresindeki makullük bir çerçeveye alınmıştır.
Tazminat yükümlülüğünün genel dayanağı ise, kamu hizmetinin hiç işlememesi yahut “gecikmesi” durumunda idarenin hizmet kusuruna dayanır. İdari sorumlulukta, hizmet kusuru, kamu hizmetinin geç işlemesi, hiç işlememesi ya da kötü işlemesi durumlarında ortaya çıkar. Buradaki gecikme, objektif ölçüde düşünen dürüst bir idarenin makul sürede yapması gereken bir işin yerine getirilmemesi halini kapsar. Bununla birlikte, kamu hizmetinin geç işlemesinin tazminat sorumluluğuna yol açabilmesi için, zararın varlığı ve illiyet bağının bulunması gerekmektedir.
Yüksek yargı kararları incelendiğinde, Danıştay’ın çeşitli kararlarında (örneğin Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 1999/97 sayılı ve 19.3.1999 tarihli kararı ile Danıştay 13. Dairesinin 2013/3306 E. ve 2015/2466 K. sayılı 7.5.2015 tarihli kararı) idarenin işlem tesis etmekte gecikmesinin ya da hareketsizliğinin hizmet kusuru oluşturduğu, ancak tazminat sorumluluğunun doğabilmesi için gecikme sonucu zarar unsurunun gerçekleşmiş olması gerektiği belirtilmektedir. Nitekim, Danıştay 13. Dairesinin bir kararında, emeklilik hakkına ilişkin olarak idarenin geç işlem yaptığı, davacının emeklilik maaşı ve sosyal haklarından gecikmeli yararlandığı ve maddi zarara uğradığı gerekçesiyle fazlaya ilişkin talepler saklı kalmak kaydıyla kurumun tazminatla sorumlu tutulmasına hükmedilmiştir. Ancak kararın gerekçesinde açıkça, zarar doğmadıkça sırf gecikmenin tazminat için yeterli olmadığı vurgulanmıştır.
Buna ek olarak, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru yoluyla verdiği emsal kararlarında da, idarenin geç işlem yapmasının, başlı başına bir hak ihlali teşkil etmekten ziyade, somut zarara yol açtığı ölçüde tazmin edilebileceği esas alınmıştır. Örneğin; Anayasa Mahkemesinin 2013/8353 başvuru numaralı kararında, “makul sürede yargılanma” hakkının ihlali tespit edilmiş, ancak gecikmenin yol açtığı zararın tazminat konusu yapılabileceği, zararın ilgili tarafından somutlaştırılması gerektiği belirtilmiştir.
Burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka hukuki kavram ise, “zararın doğrudan doğruya idari işlemden yahut eylemden kaynaklanması” prensibidir. İdare hukukunda, illiyet bağının bulunması, yani zararın doğrudan gecikmiş işlemden kaynaklandığının objektif olarak ortaya konulmuş olması gerekmektedir. Sırf gecikmenin, herhangi bir menfi hukuki netice doğurmaması halinde, salt soyut bir hak ihlali olduğu kabul edilir ve tazmine yol açmaz.
İdarenin geç işlem yapmasının, başlı başına bir tazminat sebebi olup olmadığı sorunu, Türk hukukunda ayrıntılı bir biçimde incelenmiş ve gerek mevzuat gerekse yüksek yargı kararları çerçevesinde bir çözüm yoluna kavuşturulmuştur. Anayasanın 125. maddesi ile idarenin işlem ve eylemlerinden doğan zarardan sorumlu olduğu ilkesi getirilmiş, İdari Yargılama Usulü Kanunu ve çeşitli özel düzenlemelerle idari sürecin makul sürelerde işletilmesi hedeflenmiştir. Fakat, sırf idarenin gecikmesi, kişiye zarar vermedikçe ya da gecikme nedeniyle somut hak kaybı veya menfaat azalması oluşmadıkça, başlı başına tazminat talebine yol açmamaktadır.
Yüksek yargı içtihadı da bu yönde şekillenmiş olup, tazminat taleplerinin kabulü için idarenin geç işlem yapması sonucu, ilgili kişinin uğradığı zarar ve bu zarar ile gecikme arasındaki illiyet bağının objektif olarak ortaya konulması gerekmektedir. Mahkemelerce genellikle, emsal olaylarda, idarenin gecikmeli işlem tesisinin kişide zarara yol açtığı ispatlandığı ölçüde tazminata hükmedilmiştir. Buna karşılık, salt gecikmenin, dolayısıyla başlı başına geç işlem yapmanın tek başına manevi ya da maddi tazminat sebebi olduğu yönünde kesinleşmiş ve yaygın bir yargı yaklaşımı bulunmamaktadır.
Özetle; Türk hukukunda idarenin geç işlem yapması, başlı başına tazminat sebebi olarak kabul edilmemekte, menfi neticeler doğurması halinde, yani bir hak kaybı, maddi veya manevi zararın varlığı ve illiyet bağı bulunması koşuluyla tazmine hükmedilebilmektedir. İdarenin işlem yapmada gecikmesi sadece normatif düzeyde eleştiriye konu olup, bireysel veya toplumsal anlamda zarara yol açtığı, mağduriyet doğurduğu ölçüde idari sorumluluk gündeme gelecek ve mağdur bireyin tazminat hakkı doğacaktır. Bu çerçevede, mevzuatın ve yargı kararlarının uygulamadaki yeknesaklığı göz önünde bulundurularak, idarenin etkin, hızlı ve hukuka uygun hareket etmesinin sağlanması adına önleyici hukuki düzenlemelerin ve idari denetimin daha da güçlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Böylelikle, toplumun hak arama özgürlüğü tam anlamıyla güvence altına alınmış ve idare-vatandaş ilişkisinde hukuka ve makul süreye uygunluk temin edilmiş olacaktır.

