Deprem kaynaklı hukuki sorumluluk ve tazminat davaları

Türkiye coğrafyasının tektonik yapısı göz önüne alındığında, deprem gerçeği toplumsal ve ekonomik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, meydana gelen yıkımların ve insan kayıplarının iddia edildiği gibi yalnızca kaçınılamaz bir doğa olayının sonucu mu, yoksa hukuki anlamda önlenebilir bir kusurlar silsilesinin tezahürü mü olduğu hususu Türk hukuk doktrininde ve yargısal içtihatlarda en temel tartışma konularından birini teşkil etmektedir. Hukuk tekniği açısından doğal afetler kural olarak mücbir sebep kategorisinde değerlendirilmekteyse de, bir doğa olayının doğrudan ve tek başına hukuki sorumluluğu ortadan kaldıran bir mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi için illiyet bağını tamamen kesmiş olması gerekmektedir. Deprem gibi tahmin edilebilir ve coğrafi koşulları gereği gerçekleşmesi muhtemel olaylarda, binaların yürürlükteki mevzuata, mühendislik biliminin gereklerine ve deprem yönetmeliklerine uygun inşa edilmemiş olması durumunda mücbir sebep savunmasına dayanılması hukuken mümkün değildir. Zira yıkımın veya zararın meydana gelmesinde, doğa olayının şiddeti kadar beşeri kusurların, imar mevzuatına aykırılıkların ve denetim eksikliklerinin de rol oynadığı durumlarda illiyet bağı kesilmemiş, bilakis illiyet bağının kurulmasında beşeri eylemler ve ihmaller asli unsur haline gelmiştir. Bu durum, özel hukuk aktörlerinin yanı sıra kamu idarelerinin de tazminat sorumluluğunu gündeme getirmektedir.
Özel hukuk düzleminde deprem kaynaklı zararların tazmini meselesi incelendiğinde, ilk olarak müteahhidin yani yüklenicinin ve arsa sahibinin hukuki sorumluluğuna temas etmek gerekmektedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi hükümleri uyarınca, yüklenici meydana getirdiği eseri iş sahibinin sadakat ve özenle borçlandığı niteliklere uygun olarak teslim etmekle mükelleftir. Deprem sonucunda yıkılan veya ağır hasar gören yapıların, onaylı statik projesine, standartlara ve yürürlükteki Deprem Yönetmeliği’ne aykırı olarak kalitesiz malzeme kullanılması yahut işçilik hataları ile inşa edilmesi durumu Türk Borçlar Kanunu anlamında ayıplı ifa olarak nitelendirilir. Söz konusu ayıpların yapı tamamlandıktan sonra hemen ortaya çıkmaması, gizli ayıp mahiyetinde olduğunu gösterir. Ayıplı eser neticesinde zarara uğrayan iş sahibi, Türk Borçlar Kanunu’nun 475. maddesinde yer alan seçimlik haklarını kullanabileceği gibi, genel hükümlere göre zararın tazminini de talep edebilir. Yüklenicinin ayıplı ifadan doğan sorumluluğunda zaman aşımı süreleri özel bir önem taşımaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun 478. maddesi gereğince, yüklenicinin ağır kusuru varsa, ayıp sonradan ortaya çıkmış olsa bile zamanaşımı süresi taşınmaz yapılar için yirmi yıldır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, deprem yönetmeliklerine ve fen sanat kurallarına aykırı bina inşa etmek kast derecesinde ağır kusur veya ağır ihmal olarak kabul edildiğinden, müteahhitlerin yirmi yıllık zamanaşımı süresince sorumluluktan kaçınmaları mümkün bulunmamaktadır.
Müteahhit dışında, taşınmazı doğrudan ilk alıcıya veya müteakip alıcılara satan kişilerin sorumluluğu da satım sözleşmesi hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Türk Borçlar Kanunu’nun 219. maddesi gereğince satıcı, satılanın zikr ve vaat ettiği niteliklerin bulunmamasından yahut nitelik veya niteliği etkileyen ayıpların bulunmasından alıcıya karşı sorumludur. Depreme dayanıklı olduğu vaadiyle satılan veya mevzuata uygun inşa edildiği karinesiyle devredilen bir konutun depremde yıkılması halinde satıcının ayıptan doğan tekeffül sorumluluğu doğar. Burada da satıcının hilesi veya ağır kusuru söz konusu olduğunda, Türk Borçlar Kanunu’nun 244. maddesi uyarınca zamanaşımı savunması dinlenmeyecektir. Ancak ikinci el satışlarda satıcının inşaatı yapan kişi olmaması durumunda, satıcının ağır kusurunun varlığı somut olayın özelliklerine göre tayin edilmelidir. Binayı doğrudan müteahhitten satın almayıp sonraki maliklerden devralan üçüncü kişilerin veya kiracıların müteahhide karşı Doğrudan haksız fiil hükümlerine dayanarak başvurabilmesi imkanı ise sözleşmenin nispiliği ilkesinin bir istisnasını oluşturur ve zarara uğrayan herkese geniş bir hukuki koruma sağlar.
Deprem tazminat davalarında özel hukuk bakımından en kritik kanuni dayanaklardan biri de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 69. maddesinde düzenlenen yapı malikinin sorumluluğudur. Kanun maddesi uyarınca, bir binanın veya diğer yapı eserlerinin maliki, bunların yapımındaki bozukluklardan veya bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Yapı malikinin bu sorumluluğu, hukuk tekniği açısından bir olağan sebep sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk türüdür. Yani zarar gören üçüncü kişilerin, kiracıların veya kat maliklerinin, yapı malikinin kişisel bir kusurunun bulunduğunu ispat etmelerine gerek bulunmamaktadır; zararın yapım bozukluğundan veya bakım eksikliğinden kaynaklandığını ve bu durum ile zarar arasında illiyet bağı bulunduğunu ispat etmeleri yeterlidir. Yapı maliki, kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını, inşaatı müteahhidin yaptığını veya idareden ruhsat alındığını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Malik, ancak mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi illiyet bağını kesen sebeplerin mevcudiyetini ispat ederek sorumluluktan muaf olabilir. Ne var ki, depremde binanın yıkılması veya hasar görmesi yapım hatasından kaynaklanıyorsa, depremin varlığı illiyet bağını kesmez ve yapı maliki sorumlu olmaya devam eder. Zararı ödeyen yapı malikinin, binadaki yapım bozukluğuna sebebiyet veren müteahhide, mimara, mühendise veya binayı kendisine satan kişiye rücu hakkı saklıdır.
Bina yapım sürecinde rol alan diğer aktörlerin, yani mimar, statik proje müellifi, fenni mesul, şantiye şefi ve yapı denetim kuruluşu yetkililerinin zarara uğrayan üçüncü kişilere karşı hukuki sorumluluğu ise Türk Borçlar Kanunu’nun 49 ve devamı maddelerinde düzenlenen haksız fiil sorumluluğu esaslarına dayanır. Söz konusu aktörler, mesleki ve yasal yükümlülüklerine aykırı davranarak sahte veya yetersiz projeler onaylamak, şantiyeyi denetlememek, hatalı demir ve beton kullanımına göz yummak suretiyle haksız fiil işlemektedirler. Haksız fiil sorumluluğunda hukuka aykırı eylem, kusur, zarar ve illiyet bağı unsurlarının varlığı aranır. Türk Borçlar Kanunu’nun 61 ve 62. maddeleri gereğince, birden fazla kişinin birden fazla sebebe veya aynı sebebe dayalı olarak aynı zarardan sorumlu olmaları halinde müteselsil sorumluluk kuralları uygulanır. Deprem neticesinde gerçekleşen ölüm, yaralanma ve mal varlığı zararlarında; müteahhit, fenni mesul, statik projeyi çizen mühendis ve yapı denetim firması, zarara uğrayan alacaklıya karşı müteselsil olarak sorumludur. Mağdur, tazminatın tamamını bu kişilerin herhangi birinden veya tümünden talep etme hakkına sahiptir. Haksız fiilden doğan tazminat istemleri Türk Borçlar Kanunu’nun 72. maddesi gereğince zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren on yıl geçmekle zamanaşımına uğrar; ancak fiil aynı zamanda ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresine tabi bir suç teşkil ediyorsa, ceza zamanaşımı hükümleri uygulanır. Depremdeki ölümler bakımından olası kast veya taksirle ölüme sebebiyet verme suçları gündeme geldiğinden, Türk Ceza Kanunu’ndaki dava zamanaşımı süreleri, örneğin Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesi uyarınca on beş ila yirmi yıl, haksız fiil tazminat davalarında da kıyasen uygulanır.
Deprem felaketlerinin tazminat hukuku boyutunda göz ardı edilemeyecek en önemli alan idarenin hukuki sorumluluğudur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 125. maddesinin son fıkrasında yer alan idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür hükmü, idarenin mali sorumluluğunun anayasal temelini oluşturur. İdarenin deprem kaynaklı zararlardan sorumluluğu kural olarak hizmet kusuru ilkesine dayanmaktadır. Hizmet kusuru; idarece yürütülen bir hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi şeklinde tezahür eder. İmar planlarının hazırlanması, ruhsat verilmesi, denetim yapılması ve kaçak yapılaşmanın önlenmesi gibi kamusal görevler kamu idarelerinin, yani belediyeler, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve Valiliklerin yetki ve sorumluluk alanındadır. 3194 sayılı İmar Kanunu ve 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun uyarınca idare, imar planlarını zemin yapısına ve afet risklerine uygun olarak hazırlamak, zemin etütlerini doğru yapmak, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılaşmayı engellemek, inşaatların projeye uygunluğunu denetlemek ve riskli binaları tespit edip yıkmakla yükümlüdür.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu ve Danıştay 6. Dairesi’nin istikrarlı kararlarında açıkça belirtildiği üzere; yerleşim yerlerinin deprem fay hatlarına, heyelan bölgelerine veya zemin yapısı uygun olmayan alanlara imara açılması, zemin etüt raporlarının usulüne uygun hazırlanmaması, imar barışı gibi uygulamalar ile yetersiz yapılara ruhsat veya yapı kayıt belgesi verilmesi, ruhsatsız ve kaçak yapılaşmaya göz yumulması ve imar denetimlerinin yetersiz yapılması neticesinde depremde binaların yıkılması idarenin ağır hizmet kusurunu oluşturur. Danıştay, deprem gibi doğa olaylarının idarenin denetim ve ruhsatlandırma görevlerindeki ihmallerini mazeret gösteremeyeceğini, idarenin hizmet kusuru ile meydana gelen zarar arasında doğrudan illiyet bağı bulunduğunu kesin biçimde kabul etmektedir. İdare, deprem mücbir sebeptir savunması arkasına saklanamaz; zira idarenin asli görevi tam da bu tür afet risklerine karşı can ve mal güvenliğini sağlayacak tedbirleri almaktır. İdarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi illiyet bağını koparmaz, tam aksine zarardan idareyi sorumlu kılar.
İdari yargıda deprem sebebiyle açılacak tam yargı davalarında süre usulü son derece kritik ve hak düşürücü niteliktedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini veya zararlarının tazminini istemeleri zorunludur. Ancak deprem gibi karmaşık olaylarda eylem tarihi ve öğrenme tarihi kavramlarının yargı organlarınca nasıl yorumlandığı hayati önem taşır. Danıştay, deprem felaketlerinde zararın ve idarenin kusurunun tam olarak ortaya çıktığı, bina enkazının kaldırıldığı veya bilirkişi ile hasar tespit raporlarının zarara uğrayana tebliğ edildiği tarihi öğrenme tarihi olarak kabul etmektedir. İdarenin başvuruyu reddetmesi veya 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. ve 13. maddeleri uyarınca otuz gün içinde cevap vermeyerek zımnen reddetmiş sayılması halinde, bu tarihten itibaren altmış günlük genel dava açma süresi içinde idare mahkemelerinde tam yargı davası açılması gerekmektedir. Sürelerin kaçırılması durumunda davanın usulden reddi tehlikesi ortaya çıkacağından, dava açma usulünün titizlikle takibi şarttır.
Deprem kaynaklı tazminat davalarında, gerek adli yargıdaki haksız fiil ve sözleşme davalarında gerekse idari yargıdaki tam yargı davalarında talep edilebilecek tazminat türleri ve zararların kapsamı Türk Borçlar Kanunu’nun 50 ve devamı maddeleri çerçevesinde belirlenir. Zararlar genel olarak maddi ve manevi zararlar olmak üzere iki ana kategoride toplanır. Maddi tazminat kapsamında ilk olarak doğrudan mal varlığı zararları gelir. Yıkılan veya ağır hasar gören binanın rayiç bedeli, bina içindeki ev eşyalarının ve kişisel eşyaların değeri, varsa araç ve diğer menkul mal zararları tazminat hesabına dahil edilir. İkinci olarak bedensel zararlar ve ölümlerden doğan zararlar yer alır. Depremde bir yakının kaybedilmesi halinde, Türk Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi gereğince ölenin desteğinden yoksun kalan aile fertleri, yani eş, çocuklar, anne, baba ve bakmakla yükümlü olunan kişiler destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilirler. Destekten yoksun kalma tazminatı, ölenin yaşasaydı destek olacağı sürede sağlayacağı parasal yardımın aktüeryal hesaplama yöntemleriyle peşin sermayeye çevrilmesiyle hesaplanır. Hesaplamalarda Türkiye genelinde kabul gören TR-2010 veya PMF 1931 yaşam tabloları ile iskonto oranları esas alınır. Ayrıca cenaze giderleri ve defin masrafları da bu kapsamda talep edilebilir. Depremde yaralanan ve sakat kalan kişiler ise Türk Borçlar Kanunu’nun 54. maddesi uyarınca tedavi giderlerini, kazanç kaybını, çalışma gücünün azalmasından veya yitirilmesinden doğan kayıpları ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararları talep etme hakkına sahiptir. DASK yani Zorunlu Deprem Sigortası kapsamında sigorta şirketince veya sigorta havuzunca ödenen tazminatlar, sebepsiz zenginleşmeyi önlemek adına nihai maddi tazminat miktarından mahsup edilir.
Manevi tazminat ise Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi zımnında, deprem neticesinde yakınlarını kaybeden veya kendisi bedensel bütünlüğe uğrayan kişilerin duyduğu derin elem, ızdırap ve ruhsal çöküntünün kısmen de olsa tatmin edilmesi amacıyla hükmedilen bir meblağdır. Manevi tazminat bir cezalandırma aracı olmadığı gibi, zarara uğrayanın zenginleşmesine de yol açmamalıdır. Ancak hakim veya idari yargıç, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, olayın meydana geliş şeklini, idarenin veya davalının kusurunun ağırlığını göz önünde bulundurarak hakkaniyete uygun, caydırıcı ve tatmin edici bir manevi tazminata hükmetmelidir. Özellikle deprem felaketlerinde hayatını kaybeden kişilerin mirasçıları lehine takdir edilecek manevi tazminat miktarlarının, olayın vahameti ile orantılı olacak şekilde yüksek tutulması gerektiği yönünde yargısal içtihatlar gelişmektedir.
Hukuki sorumluluğun kanuni dayanakları topluca değerlendirildiğinde, konunun tek bir kanun maddesi ile sınırlı olmadığı, çok katmanlı bir mevzuat yapısına sahip olduğu görülmektedir. Anayasal düzeyde 125. madde idarenin sorumluluğunun temelini oluştururken, borçlar hukuku düzeyinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi haksız fiil, 61 ve 62. maddeleri müteselsil sorumluluk, 69. maddesi yapı malikinin sorumluluğu, 112. maddesi borca aykırılık, 219 ve devamı maddeleri ayıptan doğan tekeffül sorumluluğu ve 470 ile devamı maddeleri eser sözleşmesi hükümlerini barındırmaktadır. Kamusal denetim ve şehircilik hukuku düzeyinde ise 3194 sayılı İmar Kanunu, 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun temel mevzuatı oluşturmaktadır. Usul hukuku bakımından ise adli yargıda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, idari yargıda ise 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümleri uygulanmaktadır. Bu mevzuat normlarının Yargıtay ve Danıştay’ın güncel kararlarıyla uyumlu bir biçimde yorumlanması, deprem mağdurlarının hak arama hürriyetinin etkinliğini doğrudan etkilemektedir.
Açılacak davalarda davalı tarafların, yani müteahhitlerin, yapı maliklerinin veya idarenin sıklıkla öne sürdüğü en önemli savunma depremin şiddetinin ve büyüklüğünün beklenmeyen bir hal, aşırı mücbir sebep niteliğinde olduğu ve illiyet bağını kestiği iddiasıdır. Türk Borçlar Kanunu ve idare hukuku prensiplerine göre illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru nedeniyle kesilebilir. Ancak deprem hukuku bakımından Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Danıştay kararlarındaki yerleşik yaklaşım şudur: Eğer bina mevzuata, zemin durumuna, bilimsel standartlara ve Deprem Yönetmeliği’ne uygun inşa edilmiş olsaydı yıkılmayacak veya ağır hasar görmeyecek idiyse, depremin büyüklüğü ne olursa olsun illiyet bağı kesilmiş sayılmaz. Bina, yönetmelikte öngörülen ivme ve yük değerlerine dayanıksız şekilde yapılmışsa, yıkımın birincil sebebi binadaki üretim ve tasarım hatasıdır; deprem ise yalnızca bu hatayı görünür kılan tetikleyici bir unsurdur. Dolayısıyla kusurlu müteahhit veya denetim görevini aksatan idare, mücbir sebep def’ine dayanarak sorumluluktan kurtulamaz. Yalnızca bina tamamen standartlara uygun inşa edilmiş, tüm denetimler eksiksiz yapılmış ancak gerçekleşen deprem tarihte görülmemiş, hesaplamaların ötesinde olağanüstü bir şiddette vuku bulmuş ve binanın yıkımı tamamen bu kaçınılmaz doğa olayına bağlanabiliyorsa mücbir sebepten bahsedilebilir ki uygulamada fen kurallarına tam uygun yapıların yıkılma oranı yok denecek kadar azdır.
Deprem tazminat davalarının başarıyla sonuçlanması ve adaletin tecellisi için ispat hukuku ilkelerinin doğru uygulanması hayati bir öneme sahiptir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesi uyarınca ispat yükü, kanunda aksine bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Ancak yapı malikinin sorumluluğunda olduğu gibi kanuni karinelerin ve kusursuz sorumluluk hallerinin varlığında ispat yükü yer değiştirir. Deprem tazminat davalarında en kritik delil kaynağı delil tespiti kararları ile elde edilen verilerdir. Deprem sonrasında enkaz tamamen kaldırılmadan veya molozlar yok edilmeden önce mahkemeler kanalıyla delil tespiti yapılması, karot örneklerinin alınması, demir donatı çapı ve aralıklarının ölçülmesi, beton kalitesinin laboratuvar ortamında test edilmesi, statik proje ile fiili yapının karşılaştırılması sağlanmalıdır. Bilirkişi heyetlerinin, yani inşaat mühendisi, jeoloji veya jeofizik mühendisi, mimar ve hukuki uzmanların hazırlayacağı detaylı ve teknik raporlar, hem adli yargıda müteahhit ve mühendislerin kusur oranlarının ve illiyet bağının derecesinin saptanmasında hem de idari yargıda idarenin hizmet kusurunun varlığının ispatında temel dayanak teşkil eder. Teknik incelemeler tamamlanmadan yapılan aceleci enkaz kaldırma işlemleri, delillerin karartılması riskini doğurabileceğinden, idarenin bu konudaki eylemleri de başlı başına bir kusur olarak değerlendirilebilir.
Sonuç itibarıyla, deprem kaynaklı hukuki sorumluluk ve tazminat davaları, özel hukuk ile kamu hukukunun kesişim noktasında yer alan, son derece karmaşık, teknik ve disiplinler arası bir niteliğe sahiptir. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeği karşısında, meydana gelen zararların yalnızca kader veya kaçınılmaz doğal afet olarak nitelendirilerek hukuki sorumluluktan kaçılması, modern hukuk devleti ilkeleriyle ve adalet duygusuyla bağdaşmamaktadır. Özel hukuk alanında yüklenicilerin ayıplı ifadan ve haksız fiilden doğan sorumlulukları, yapı maliklerinin kusursuz özen sorumluluğu ve teknik personelin müteselsil yükümlülükleri mağduriyetlerin giderilmesinde asli araçlardır. Kamu hukuku alanında ise idarenin planlama, denetim, ruhsatlandırma ve afet önleme aşamalarındaki idari ihmalleri, hizmet kusuru ilkesi çerçevesinde tam yargı davalarının konusunu oluşturmaktadır. Hak kayıplarının önüne geçilmesi adına, dava zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin doğru tespiti, delil tespitlerinin gecikmeksizin yapılması ve teknik bilirkişi raporlarının titizlikle incelenmesi zorunludur. Nihayetinde, caydırıcı ve etkin bir tazminat hukukunun işletilmesi, yalnızca gerçekleşen zararları telafi etmekle kalmayacak, gelecekte inşa edilecek yapıların kalitesini artırarak yeni felaketlerin önüne geçilmesinde de en önemli hukuki güvenceyi sağlayacaktır.

