İdarenin Açık Hatası Bulunmasına Rağmen Tazminat Verilmeyen Dosyalar Neden Artıyor?

25.07.2026
11
İdarenin Açık Hatası Bulunmasına Rağmen Tazminat Verilmeyen Dosyalar Neden Artıyor?

İdare hukukunun temel prensibi, idarenin hukuk devleti ilkesi çerçevesinde hareket etmesi, işlemlerinde ve eylemlerinde hukuka ve hakkaniyete uygun davranmasıdır. Ancak uygulamada, idarelerin iş ve işlemlerinde açık hata veya kusur bulunduğu pek çok olayda dahi zarar gören kişilerin tazminat taleplerinin reddedildiği veya tazminat ödenmediği dikkat çekici bir şekilde artmaktadır. Türkiye’de idari yargıya sirayet eden ve son dönemde yaygın biçimde ortaya çıkan bu olgunun nedenlerinin analiz edilmesi gerekmektedir. Özellikle, idare mahkemeleri ve Danıştay kararlarında açık hatanın varlığının kabul edilmesine rağmen kusur, nedensellik bağı veya takdir yetkisi gibi gerekçelerle tazminata hükmedilmeyen dosya sayısı, gerek hukuk pratiği gerekse toplumsal adalet algısı bakımından sorgulanması gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu makalede, Türk Hukuku bağlamında idarenin açık hatasının varlığına rağmen zarar görenlere tazminat verilmemesinin sebepleri incelenecek, ilgili mevzuat ve içtihatlar ışığında konunun teorik ve pratik altyapısı değerlendirilecektir. Sonuç bölümünde ise, bu eğilimin olası nedenleri ve çözüm önerileri ele alınacaktır.
İdarenin sorumluluğu; genel anlamda, hukuka aykırı bir işlemi veya eylemiyle bir kimseye zarar vermesi halinde, uğranılan zararın tazmin edilmesini gerektirir. Bunun temel kaynağı Anayasa’nın 125. maddesinde açıkça hükme bağlanmış olup, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle mükellef olduğu belirtilmiştir. İdari sorumluluğun doğabilmesi için genel olarak üç temel unsurun birlikte bulunması gerekir: işlevsel (veya hukuka aykırılık bağlamında) bir fiilin varlığı, zarar ve nedensellik bağı.
Son yıllarda ise idari yargı kararlarında, yukarıda belirtildiği şekilde açıkça hata bulunduğu kabul edilen birçok dosyada tazminat taleplerinin reddedilmiş olması pratiği yaygınlaşmıştır. Bu durumun temel sebepleri çeşitli açılardan ele alınabilir:
1. Kusur Anlayışında Daralma: İdarenin sorumluluğu birtakım durumlarda kusura dayalı olarak değerlendirilmekle beraber, özellikle hizmet kusuru kapsamında idarenin kamu hizmetindeki aksaklık, geçikme, eksiklik, organizasyon bozukluğu, personel hatası veya tesisin tehlikeli bir faaliyet oluşturması gibi pek çok sebep tazminatın dayanağı olabilir. İdari yargı bazı örneklerde, idarenin açık hatasının bulunmasına rağmen, bunun “tesadüfi bir hata”, “bireysel personel kusurunun şahsiliği” veya “talihsiz bir olay” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunmakta ve hizmet kusuruna gitmemektedir. Böylece kusur aranmayan alanlarda bile tazminat yükümlülüğü dar yorumlanmakta veya tamamen reddedilmektedir.
2. Nedensellik Bağının (İlliyet Bağı) Sıkı Yorumlanması: Tazminatın verilmesinin klasik şartlarından biri, idarenin işlem veya eylemi ile doğan zarar arasında sıkı bir illiyet bağının kurulmasıdır. Sıkça görülen uygulamada, zarar ile idari hata arasında üçüncü bir unsurun varlığı ileri sürülmekte (örneğin zarar görenin kendi kusuru, mücbir sebep, olağan dışı durumlar), bu şekilde açık hataya rağmen nedensellik bağının kesildiği sonucuna varılabilmektedir. Oysa, idari uygulamada özellikle hizmet kusuru ilkesinde, geniş kapsamlı bir koruma olması gerekirken, illiyet bağının katı değerlendirilmesi mağdurun hakkı olan tazminata ulaşmasını engellemektedir.
3. Takdir Yetkisinin Sınırlarının Genişletilmesi: İdareye tanınan takdir yetkisinin, işlemin veya eylemin hatalı olmasına rağmen, idare tarafından mevcut bilgi, belgeler ve öngörülerle hareket edildiği gerekçesiyle tazminatın reddine dayanak yapılması, idari sorumluluğun daralmasına yol açmaktadır. Özellikle sosyal hizmetler, eğitim, sağlık gibi alanlarda idareye tanınan takdir yetkisinin sınırlarının genişletilmesi, açık bir hatanın bile ‘takdir hakkı içinde makul karşılanabilir’ gerekçesiyle tazminat yükümlülüğünün ortadan kaldırılmasına yol açabilmektedir.
4. Zarar Türlerinin Sınırlı Kabulü: Maddi zararlar genellikle daha somut delillerle ispatlanabilirken, manevi zararların kabulünde idari yargının daha çekingen davrandığı görülmektedir. Manevi zarar taleplerinde, açık hata olsa bile “zararın ciddi biçimde mağduriyet yaratmadığı”, “toplumsal hassasiyet oluşturacak derecede olmadığı” veya “asli unsurun maddi zarar olduğu” gibi argümanlar öne sürülerek tazminat reddedilebilmektedir.
5. Yargısal İstikrar ve Dosya Yoğunluğu: Son yıllarda idari yargının artan iş yüküyle birlikte, benzer dosyalarda yeknesak karar oluşturma amacı veya dosya yoğunluğunu azaltma saikiyle koruyucu bir yaklaşım benimsenerek, özellikle yüksek tazminat taleplerinde kamu bütçesine yük getirme endişesiyle tazminat talepleri geri çevrilebilmektedir. Bu yaklaşımda, bireysel adalet ve objektif sorumluluk ilkeleri ikincil planda kalabilmektedir.
6. İdari Faaliyetlerin Riskliliği ve Sosyal Politikaların Etkisi: Bazı kamu hizmetlerinin doğasında mevcut olan riskler ve kamu otoritelerine toplumsal fayda amacıyla verilmiş olan koruma imkanları, idare lehine geniş yoruma tabi tutulmaktadır. Bu da örneğin, sağlık hizmetlerinde yanlış teşhis veya tedavi hatası gibi açık hataları bile, hizmetin zorluğu ve riskleri çerçevesinde tolere edilebilir hata olarak değerlendirme eğilimini artırmakta, tazminata hükmedilmeyen dosya sayısını arttırmaktadır.
Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. Bu ilke, idare hukuku açısından “kusursuz sorumluluk”, “hizmet kusuru” ve “kusurlu sorumluluk” gibi kategorilerde fonksiyonel anlamda işletilmiştir. Aynı düzenleme doğrultusunda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (İYUK) ve ilgili özel kanunlarda, tam yargı davalarının açılması ve zarar görenin mağduriyetinin giderilmesinin usulleri gösterilmiştir.
İdari Yargıdaki uygulamanın temel esaslarını belirleyen Danıştay içtihatları, idari sorumluluğun kapsamını ve sınırlarını tayin açısından belirleyicidir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararlarında da açıkça ifade edildiği üzere, “İdare kamu hizmetinin organizasyonu ve işleyişinde tam bir özen yükümlülüğü altında olup, bu yükümlülüğün ihlali niteliğinde ortaya çıkan zararların hizmet kusuru kapsamında değerlendirilmesi gerekir”. (Danıştay İDDK, 2015/1368 E., 2018/2472 K., 30.04.2018)
Ancak yüksek mahkeme uygulamalarında son yıllarda şu eğilim belirgindir: Danıştay 15. Dairesi’nin bir kararında, ilkokul öğrencisinin okul bahçesinde oyun oynarken sakat kalmasında, öğretmenin gözetim yükümlülüğüne aykırılık olduğu (açık hata mevcut) kabul edilip, “olayın aniden ve öngörülemeyecek şekilde gelişmesinden dolayı hizmet kusurunun olmadığı” gerekçesiyle tazminata hükmedilmediği görülmektedir. (Danıştay 15. D., 2019/2367 E., 2021/2783 K.)
Benzer biçimde sağlık alanında, idarenin organizasyon hatasıyla malpraktis sabit görüldüğünde dahi, “idari işlemin genel kamu yararı çerçevesinde ve takdir yetkisi içinde makul karşılanabilecek bir hata niteliği taşıdığı” gerekçesiyle tazminat talebinin reddedildiği kararlara rastlanmaktadır. (Danıştay 15. D., 2016/4882 E., 2019/1228 K.)
İlliyet bağına ilişkin örneklerde ise, idarenin açıkça eksik veya yanlış yaptığı bir uygulamanın zarar ile sonuç arasında “başka bir müessir sebebin varlığı” gerekçesiyle tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırdığı görülmektedir. (Danıştay 10. D., 2018/864 E., 2020/796 K.)
Bütün bu içtihatlarda, idarenin açık hatasının varlığı kabul edilmesine rağmen ya hizmet kusurunun oluşmadığı ya da illiyet bağı bulunmadığı sonucuna ulaşılmakta ve zarar görenin mağduriyeti giderilmemektedir.
Burdaki kanuni temel sorunun bir yönü; idarenin takdir yetkisinin objektif denetiminin giderek zayıflatılması, diğer yönü ise idari sorumluluğun geniş yorumlanması gerekirken tam tersi bir eğilimle daraltılmasıdır. Burada idari yargının, idarenin iş yükü ve kamu kaynaklarının korunması kaygısıyla, bazı süreçlerde bireysel mağduriyetleri sistem yararı adına dikkate almadığı eleştirisi de sıkça dile getirilmektedir.
İdarenin açık hata yapmasına rağmen tazminat verilmemesine dair dosya sayısındaki artış, hukukun koruyucu ve onarıcı işlevini zaafa uğratan, toplumsal adalet ve bireysel güven duygusunu zedeleyen bir eğilimi işaret etmektedir. Türk hukukunda bu artışın temel nedenleri arasında idari yargıda dar yorum eğilimi, kusur ve illiyet bağı kavramlarının katı uygulanması, idare lehine genişletilen takdir yetkisi ve bazı zarar türlerinin sınırlı kabulü yer almaktadır. Ayrıca idari etkinlikte kamu yararı ve kaynakların etkin kullanımı gibi ikincil gerekçeler hukukun koruyucu işlevine gölge düşürmektedir.
Mevzuat ve içtihatlarda idari sorumluluğun temel dayanağı olan “zararın karşılanması ilkesi”, hukukun evrensel anlayışıyla uyumlu şekilde, idarenin tüm işlemlerinde özellikle açık hata ve hizmet kusuru bulunan durumlarda geniş yorumlanmalıdır. İlliyet bağı değerlendirilirken, idarenin kamusal yükümlülü gereği olarak mağduriyeti en aza indirecek biçimde sorumluluğu üstlenmesi esas olmalıdır. Tazminat taleplerinin, idare lehine aşırı koruma çerçevesinde geri çevrilmesi; hakkaniyet, eşitlik ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Çözüm olarak; idari yargı uygulamalarında bireysel menfaatlerin üstünlüğü ilkesine ağırlık verilmesi, açık hata bulunan dosyalarda takdir yetkisi ve illiyet bağı gibi kavramların daraltıcı değil, geniş yorumlanması gerekmektedir. Özellikle Danıştay’ın bu yöndeki içtihatları gözden geçirmesi, Anayasa’daki zararın karşılanması ilkesi doğrultusunda idari sorumluluğun alanını genişletmesi; mağdurların hak arama özgürlüğünü ve toplumsal adaletin tesisini güçlendirecektir.
Sonuç itibarıyla, idari eylem ve işlemlerde açık hatanın varlığının tespiti halinde, tazminat sorumluluğundan kaçma eğiliminden vazgeçilmelidir. Aksi takdirde, hukuk devleti ilkesinin özü olan, herkesin idare karşısında korunma hakkı ve zararının etkin giderilmesi güvencesi tehlikeye düşecektir. Mevzuatın lafzı ve ruhu ile yargı içtihatlarının, idare hukukunda açık hata bulunan dosyalarda tazminatın istisna değil, kural olmasını sağlaması, çağdaş hukuk devleti düşüncesinin gereği olduğu gibi, toplumsal barışın ve idare-halk güven ilişkilerinin de temel dayanağı olacaktır.


YAZAR BİLGİSİ